bilardo oynamayı öğrendiğimde onyedi yaşındaydım ama artık bilardo oynayan kalmamıştı etrafta. iyi olmak anlamsızdı. ilk solistlik denememde detone olmuştum. mavi sakal’dan söylüyorduk. bas gitaristimiz bunu suratıma vurduğunda gülüyordu. kafasında baget kırdım. yanımızda hatunlar vardı. iyi olmak anlamsızdı. üç sene flüt çalmaya çalıştım. tam öğrenmiştim herkes orga geçmişti. ahmet diye bir çocuk vardı mahallede. 5 yaş büyüktü benden. kara kuşak ahmet. bende karate öğreneyim dedim. boks da olur. herhangi bir şey. annem dayak yerim diye göndermek istemedi. zaten duvarlardan başka yumruklayacak bir şey de kalmamıştı. edebiyat hocam kompozisyon yarışmasına katılmamı söylediğinde katılmadım. üşendim. ertesi sene katıldım. birinci oldum ama geçen sene olmak daha değerliydi. iyi olmak anlamsızdı. çocukların hepsi heyecan içinde ehliyet sınavına hazırlanıyor babalarının arabalarının anahtahlarını çalmaya çalışıyorlardı. ilgi duymadım. sonra lazım oldu. araba kullanmayı öğrenmeye çalıştım. ilk denememde babam anama avradıma sövdü. erteledim. öğrendiğimde akranlarım ustalaşmıştı. iyi olmak yine anlamsızlaşıyordu. benden hızlı giden milyonlarca şeyden yalnızca biriydi bu da. sıradanlığa mekik çektim bir iki bastım falan çocukların yaptığı gibi makas filan attım hoşuma gitti. emir verir gibi. basıyorsun gaza gidiyor. üzmüyor insanı.. güzel dedim. ben hep ”ulan bu meret nasıl gidiyorcu oldum”. tıpkı güneş nasıl orada duruyorcu olduğum gibi. düzlüğe akan bir dalga gibiydim. biraz kimyaya ilgi duydum ama onu da anlayamadım. bilimin yanından asla geçemedim. herhangi bir şeye inanmaktan farksızdı ona inanmak. değerli bulmadım .kadınların saçlarının üstündeki tokalardan farksızdım. lazımdım ama değildim de. o yüzden hep erteledim. ertelendim. gecikerek öğrendim. zamanı koklamakta hep geciktim.ve olduğum yeri kabullendim. ” seksten bile çok seviyorum şu altılıyı” diyen adama inandım ben. onun yanında pirelendim. piştim. yıkandım. kirlendim. böylesini seviyordum. başkalarının yanında iyi hissetmiyordum kendimi. sınıf atlama çabası içinde olanların, parasıyla konuşanların, içkisini yarıda bırakanların, şanslıların, her şeye hem duyarlı olup hem mutlu olabilenlerin. iyi hissetmiyordum onların yanında kendimi. bir şeyleri eksikti sanki ve her yerlerinden akıyordu üstelik. bowling oynuyorları viski içiyorlardı.ve hükümetten yakınıyorlardı. tek korkuları laik yaşamlarının ellerinden alınmalarıydı. ama rahatlardı. duygusal açıdan da maddi olarak da. kimin en büyük türk olduğuna karar vermişlerdi. sevişiyorlardı. geziyorlardı. alışveriş merkezlerinden çıkmıyorlardı.en bilgili onlardı. ilimi de onlar biliyordu kutsalı da.hiçbir diziyi kaçırmıyorlardı. nutellasız yapamıyorlardı. organik olmayan bir şey tüketemiyorlardı ama ülkede büyük problemler vardı. çocukları her şeyden daha önemliydi. arabaları herkesinkinden daha güzeldi. evleri saray dairesiydi. çocukları en iyi okullarda okuyordu, çocuklarına dokunmak yasaktı. kendilerine dokunmak yasaktı. kaliteli yerlerde yemek yiyorlar. pahalı klozetlere sıçıyorlardı. ama ülkede büyük problemler vardı. medenilerdi ama elllerinde silah olanların aydın olduklarına inanıyorlardı. ülkenin sahibinin onlar olduklarının düşünüyorlardı. fanustan şarap kadehlerinde isyankarları oynuyorlardı. sonra da çocuklarıyla biz arkadaşlık ediyorduk. kızlarına aşık oluyorduk. annelerine öğretmenim diyorduk. babalarına askerde tekmil veriyorduk. balık kılçığından itiraberen kokuyordu. biz ıskalıyorduk durmadan. var gücümüzle ayağa kalkıyorduk. bir iki adım daha atıyorduk. olur diyorduk. olmalı amına koyim. ya da olsun. lütfen diyorum bak. bir şey olsun. herhangi bir şey. sıradan olsun. ama düzgün olsun. gecikmeli olsun. ama iyi olsun. lütfen falan işte. bir kereliğine. anlamaya çalışıyorum inan. bende bir ananın babanın çocuğuyum. olsun bu sefer. biz niye hak etmiyoruz. bari onu söyle. haftasonu otuz maç izlemişim. bunun için olsun . aşık olabiliyorum. bunun için olsun. ekmeğe saygım var , toza saygım var, bari bunun için olsun. adalet. birazcık adalet..
Filed under madrabaz

deniz tuttu ama biz hala iskeledeyiz…
her yerde sen aranıyorsun
salonda
mutfakta
koridorda
bahçede
sokakta
duvarı olan
ya da
olmayan
her yerde
sigarada
esrarda
şarapta
rakıda
birada
külde
küllükte
tozda
çamurda
yağmurda
karda
bulutta
güneşte
rüzgarda
radyoda
sinemada
televizyonda
stadyumda
evde
okulda
işte
otoritede
yasaklarda
yastıklarda
acılarda
kahkalarda
orospu
çocuğu
hüzünlerde
kırılmış
kalplerde
uykuda
uyku’mayanda
olduğun
ya da olabildiğin
her yerde
olasıklarda
imkansızlığın
yarı
çapında
mutlulukta
kederde
aşkta
sevgide
nefrette
şiirde
öyküde
romanda
kalemde
silgide
klavyede
karanlıkta
karşıda
sağda
solda
gördüğün
ya da
görebileceğin her yerde
dünyanın
bütün
komplekslerinde
aşağıda
bir
yerde
sahtelikte
sahtekarlıkta
yalanda
oyunda
dünyanın
bütün
ceplerinde
herhangi
bir
yerde
mağarada
sahilde
okyanusta
kenarda
mahallede
köşede
köşenin
başında
sonunda
ortasında
asfaltta
kaplanda
ve
sincapta
dünyanın
bütün
hakaretlerinde
ve
iyiliğin
bütün
çekimlerinde
güzel
olabilmiş
bütün şarkılarda
peki biz?
bizi
deniz tuttu
ama biz hala iskeledeyiz battaniye adam…
Filed under madrabaz
çatışma
bi’ saniye” dedi.
bekletti beni yarım saat.
sigara içebilir miyim?” diye sordum.
dışarıda içebilirsiniz” dedi.
dışarıya çıktım.
bi’ yarım saat daha geçti.
bıyık bırakmasa mıydım? diye düşündüm.
üstümü başımı kontrol ettim.
sıcaktı.
sucuk gibi olmuştum.
ne bekliyorum lan burda ben” dedim.
çığlık ata ata birden ordan çıkmak istedim.
nasıl bir yerdi burası.
yazar dedikleri bunlar mıydı?
kahpe işi bir şeydi bu.
boşver dedim.
5 kere.
hayır
8 kere
olamazsın” dedim.
vazgeç.
bir boka yaramaz bu öyküler.
beş paralık değeri yok.
vazgeç.
siktir git.
karış insanlığa.
bira iç
rakı iç
şalgam iç.
parkta otur.
bahis yap.
otobüse bin.
oyun oyna.
duvarlara yazı yaz.
tavana bak.
hapı yut.
eve git
yataktan çıkma.
klozete otur.
dışarı çık.
taşa otur.
sandalye bul.
meyve ye.
ayran iç.
tuz yala.
şeker komasına gir.
mürekkep tut.
tırnağını kes.
çorap giy.
fermuarını kapat.
kalbine bak.
suya bak.
toprağa bak.
havaya bak.
güneşe bak.
eşkaline bak
rüzgarda dur.
ayakta dur.
ağaca tırman.
olduğun yere tırman.
olduğun yerden tırman.
sakız çiğne
ateş et
kağıt yırt.
makas tut.
yas tut.
yastık tut.
ağlarken
gül
gülerken
ağla
sev.
daha çok sev
daha çok.
ama
vazgeç..
sol ayağım tuttu beni orada.
iki dakika daha dedim
diren dedim.
diren.
sol ayak tuttu beni.
kapıya yakın olan ayak
sol ayak.
en sonunda geldi.
ne istiyorsunuz?” dedi.
ananın amını demek istedim.
beni beklettin orospu çocuğu demek istedim.
senden nefret ediyorum demek istedim.
seni sen yapan her şeyden demek istedim.
ama binlerce var senden biliyorsun değil mi?
uzunca duraksadım.
tekrar ses geldi.
ne istiyorsunuz beyefendi? dedi.
başarı” dedim.
en küçüğünden bir ”başarı”..
Filed under madrabaz
alabros
öğle arasıydı. her taraf öğrenci doluydu. kalabalıktı okulun bahçesi. onu gördüm. bitirmeliyim artık bu işi” dedim. adımlarımla ona uzamaya çalıştım. ne diyeceğim ki ben şimdi?” dedim. yapamadım. cümlesizlik hastalığına yakalanmıştım yine. duygularımı biliyordum. ama ağzımdan çıkaramıyordum. geri döndüm. kantine gittim. ne alacağımı bilemedim. bir çeşme gördüm. ağzımı dayadım. ellerimi ıslattım. saçımı düzelttim. fermuarım açık mı diye kontrol ettim. ayakkabılarıma baktım. çocukların arkasına saklanıp, paçalarımla ayakkabılarımı sildim. nasıl bakıyordum? nasıl yürüyordum? ben olsam beni kabul eder miydim? diye düşündüm. kafamı kaldırdım. 6 ay oldu” dedim. yeter! senden başka kimse bilmiyor üstelik” bütün dünya bilsin istedim bir an bütün evren. ortalarından el ele tutuşarak geçelim istedim. ateşe basarak uzayıp gidelim yanlarından. neydi totem? yoktu bi totemim. gülüyordu yavaş yavaş. bir an onunnla birlikte gülmek istedim. bana gülsün istedim. bana bakarak gülsün istedim. benim dediklerime gülsün istedim. neyse derdi bana anlatsın istedim. benim de vardı anlatacaklarım. o da beni dinlesin istedim. bana bir şey söylesin istedim. geçer” desin istedim. boşver” desin istedim. bir taşa oturalım istedim. aynı yere bakalım istedim. kaldırıma çıkalım istedim. aynı tozu yutalım istedim. onu sinemaya götürmek istedim. sonra evine bırakmak istedim. onu özlemek istedim. peki neydi o cümle? ya da kelime? ne diyecektim? yürüdüm. tehlikeliydim. bilmiyordum. bilmeden yürüyordum. merdivenlerden aşağı iniyordu şimdi. arkasından devam ettim. üst sınıflardan çocuğunun birinin yanına yanaştığını gördüm. arkadaşını göndermesini istemişti. o da gitmişti. kenara çekmişti kızı. konuşuyorlardı. elimden ekmeğimi almaya çalışıyorlarmış gibi hissettim. bombok olmuştum.
ben” dedim. 6 ay bekledim. 6 ay. sadece baktım 6 ay. şimdi çocuk bi anda gelmişti ve konuşmaya başlamıştı onunla. kötü bakıyordu. benim baktığım gibi değil. uzun uzun konuştular. sonra kız bi tarafa gitti. çocuk başka bir tarafa. kızı bıraktım. çocuğun peşinden gittim. can mıydı? ozan mıydı? öyle bir şey. koşmaya başladım ve sonra önünü kestim;
dur lan” dedim. ne konuştun sen o kızla?”
sana ne lan?” dedi.
ne demek bana ne?” sana adam gibi soruyorum işte.
siktir git lan” dedi.
aşığım” dedim ben ona.
güldü”
elimde kalacan amına koyim” dedi. yürü git işine”
aşıkmış” dedi. sırıttı aşağılamaya çalışarak.
ittirdi beni. yere düştüm. çiçeklerin dibinde bir tane sopa gördüm. sopayı gittim aldım. koştum arkasından yine. indirdim sopayı sırtına. sonra midesine. bacaklarına . neresine gelirse. sopayı bıraktım. altıma aldım. yumruklamaya başladım. dudağını patlattım. sonra da burnunu kırdım.
benim lan o kız” dedim. 5 metre yaklaşırsan ananı sikerim” senin. baygın bir halde cevap vemeye çalışıyordu bana. öldürürüm lan seni” dedim. benim o kız anladın mı? benim.” tamam tamam gibisinden bir şeyler söyledi. kalktım üstünden. it gibi kıvranıyordu yerde. sonra dayanamadım tekrar iki tane daha kapattım suratına. ”elinde kalacakmışım..” ölümü sikeyim benim lan bu kız” dedim. o beni bilmese de benim. değişmez.
eve gittim.
iyi,kötü çirkin’i izlemeye başladım.
asıl clint eastwood bendim şimdi.
benden başka kimse bilmiyordu ama kahraman olduğumu.
babam girdi odaya.
o saçları kestireceksin” dedi.
yarak gibiydi suratı.
savaş alanı gibiydi.
oğluna değil de anasının kırığına bakıyordu sanki.
hemen naim’e git.
kessin onları.
ya ama” dedim..
çabuk lan” dedi. beni söyletme. ne o öyle kız gibi:”
alabros dedi çıkarken. söyle alabros yapsın.
boktan bir kahramandım anlaşılan.
babasından emir alan bir kahraman.
aşık olduğu kıza açılamayan bir kahraman.
gittim sonra naim’e.
kıza da hiçbir zaman açılamadım.
Filed under madrabaz
ben, şu televizyonlara çıkan, panellere katılan, ansızın beliren sosyal medya uzmanlarından biri değilim. sade bir twitter kullanıcısıyım. bilgisayarı açtığında ilk olarak twitter sayfasını açan biriyim. o yüzden bu konuda ahkam kesmek istemiyorum. yani twitter ve sosyal medya dedikleri nane üzerinde. zaten istesem de kesemem. sıkılırım. kaşınırım. gördüklerimi yazmak niyetim. bu sayfayı takip edenler zaten buraya gündemle alakalı şeyler yazmadığımı bilirler. fakat iki günden beri yaşanan ve bugün doruk noktasına çıkan cihat akbel vs aylin aslım olayı hakkında bir iki lakırdı etme hakkına pek ala sahibim. twitter’da genel olarak ne düşündüğümü belirttim ama bölük pörçük olmasını istemediğimden ve sevdiğim birinin hakkının yenmesine karşı duyarsız kalamadığımdan bir toparlama yapmak istiyorum.
kim bu cihat akbel? öncelikle bu soruya cevap verelim. son bir iki ayda twitter’da ”fenomen” denilen ( ki eminim o da bu sıfattan hoşnut değil) yere ulaşmış, her gün daha da fazla konuşulan bir ademoğlu. peki de kim bu cihat akbel? neden bu kadar sivrildi? ben onla yaşamıyorum. bir kere bile oturup çay içmişliğimiz yok. yazışma yoluyla biribirimizi tanıma fırsatı bulduk. ama sanki 10 yıldan beri tanıyorum onu. onu tanıyanların çoğu eminim bu lafı etmiştir içinden veya direkt ona karşı. evet sanki yıllardan beri tanıdığınız biri cihat. o herhangi birimiz. herhangi biri. adı cihat. ahmet’te olabilirdi. osman’da. fırında önünde ekmek sırası bekleyen adam . öğrenci evinde bulaşıkları yıkamak için yazı tura atalım diyen adam. stadyumda maça erken girebilmek için araya kaynamanın yollarını düşünen adam. bakkala ” abi 1,5 lira vereyim de sen tüm 5’lik ver bana” diyen adam. müslüm gürses dinleyip ”allahım neydi günahım” diye isyan eden adam. aşık olduğu kıza uzaktan bakan adam. sevgilisini yemeğe götürmek için para biriktiren adam. iddaa’da 5 maç bilip 100 kağıt alınca havalara zıplayan adam. hepimiz gibi herhangi birimiz gibi bir adam. sıradan bir adam. bilmediğinde bilmiyorum diyen adam. esnafla esnaf olan, işçiyle işçi olan, entelle entel olan, hayalleri, umutları, yaraları olan bir adam . ben dediğim gibi hiç görmedim kendisini. ama öyle olduğunu biliyorum, hissediyorum. sokağın ortasından geliyor ve sokağın ne demek olduğunu biliyor. her sokak adamının da bildiği gibi mizahı da biliyor acıyı da, gülmeyi de biliyor ağlamayı da. tutkuyla yaşayan ama tutkularının kölesi olmamış bir adam gibi geliyor bana. bu yüzden de çok cevap aldı yazdıklarından. ve herkes çok sevdi onu. kimisi kardeşi belledi, kimisi abisi. yeşilçam filmlerinden fırlamış gibi sanki. hem madrabaz, hem komik, hem de kederli. anlatıyor işte nicedir, biz de dinliyoruz. sana göre bomboş bir şey anlatıyor bana göre çok komik. sana göre serseriden başka bir şey değil bana göre daha da büyümeye çalışan sağlam bir çocuk. sana göre abazan bana göre kadınlarla ortalamayı tutturamamış bir salvador dali. kar topu oynarken salakça sırıtan iki esnaf arkadaşa bakıp gülemiyorsan onu anlayamazsın. beni de anlayamazsın. ama anlaman da pek gerekmiyor zaten. lafı uzatmayalım;
bu adam tayfasıyla geyik yapıyor yine bir gün. aylin aslım denen benim rastgelmediğim sürece ne müziğini dinlediğim ne de kendisini izlediğim biri, bir ünlü, vodafone reklamına çıkıp, piyasa solculuğu yapan bir türkücü, ” kendisine mention yapanlara abazan diyor. küçümsüyor. abazan yani en hafif şekilde söyleyecek olursak ” eline kadın eli değmemiş erkek ya da kadın” manasında. bunu daha okkalı bir şekilde de söyleyebiliriz. bir insan, üstelik tanınmış biri neden kendisine mention yapanlara abazan der ki? çocukların abazanlıklarından aylin aslım’a ne? adam gibi bir cevabı yok mu bunun mesela? ya da görmemezlikten gelinemez mi mesela? hayır. çünkü aşağıda görüyor onları ve yaptığı şey de bütün liselerde ergenler arasında yaygınlaşmış ve çoktan klişe olmuş bir küçümseme, dalga geçme ibaresi. nasıl bir sonuca varacağız biz bu kelimeden? biri bana diyor ki ’ sen abazansın o yüzden geyik yapıyorsun twitter’da boş boş”.. sen değilsin yani belirtmek istediğin bu mu? her seks hayatı olmayan insan geyik mi yapar? seks hayatı olmak muteber de seks hayatı olmamak suç mu? kötü bir şey mi? utanılmalı mı? küçümsenmeli mi? nedir yani bunun manası? senin seks hayatından bana ne?, benim seks hayatımdan sana ne? benim biriyle sevişmem ya da sevişmemem sanatçı duyarlılığına !!! sahip birinin küçümseme kozu olacak kadar önemli midir peki? ben sana kötü müzisyensin diyorum bana verebildiğin cevap benim abazanlığım mı? üstelik benim abazan olduğumu nerden biliyorsun? yatak odama mı girdin? evime mi geldin? beni ne kadar tanıyosun?
sonra cevabı geliyor pek tabii. ama şakayla evet. cihat ve tayfası aylinaslımözürdilesin heştegi başlatıyorlar. aylin aslım’ın kötü rakçılığından dem vuruyorlar, sahneye orak mı atsak demeleri de bunun bir kanıtı. sonra o heşteg altına gelen herkes istediği şeyi yazıyor. cihat’ın kitlelere tacizi yol göstermesi söz konusu bile değil. ve aylin aslım rahatsız oluyor. üzülüyor. kırılıyor.. ince hastalığa kalıyor. yataklara düşüyor. namaza başlıyor.. arkadaşları da cihat’ın televizyona çıkmaması için çağrıda bulunuyorlar. iş dallanıp budaklanıyor. kel kafalı bir dizi oyuncusu cihat’ı tehdit ediyor. 3-5 gazeteci ise hemen cihat tacizci” diye lince başlıyorlar yakındıkları şey olan lince üstelik. bu çocuğun yarın bir gün sokağa çıkacağını düşünmeden. işin aslını astarını bilmeden tacizci damgası yapıştırıveriyorlar. redd’in gitaristi işi daha da büyütüyor ve prim yapmak adına cihat’ı kürt düşmanı bile ilan ediyor. kürt olan cihat’ı üstelik. kürt olduğunu hiçbir zaman saklamamış cihat’ı üstelik. ve aylin aslım’da ,istediğini elde ediyor ve yasal işlem başlatacağını arkadaşını gazetesine verdiği beyanla avukatı aracılığıyla haykırıyor. ünlü biri olarak 20’li yaşlarındaki insanlara abazan diyebilme hakkını kendinde görüyor ama kendisiyle dalga geçilmesine dayanamıyor. ünlüyken hakaret etme hakkı var ama dalga geçildiğinde ünsüz moduna geçebilme hakkı da var.
ona destek vermek isteyenler de peşi sıra diziliyor. cihat’ın nerde cinsiyetçi ifade kullandığı da muamma. buna karşılık cinsiyetçiliğin kralını da kendisi yapıyor. ”abazan” diyerek. hülya avşar şımarıklığıyla kah kah kah gülerek delikanlı heriflere siz kimseyle olamazsınız mesajı veriyor. ardından da sokak kadınıyım ben” diyerek. tekrar belirtelim vodafone reklamlarında gençliğin sesini canlandırmış biri gençliğe siz abazansınız diyor. manukyan’ın kemiklerini sızlatan cinsten.
cihat’ın medyası yok. radikal’de köşe yazarı arkadaşı yok, ünlü bir dizide kitleleri peşine takan bir oyuncu abisi de yok, rak grubu fenomenlerinden biriyle kanka da değil. yukarıda belirtmeye çalıştım nasıl biri olduğunu. aylin aslım şimdi onu mahkemeye verecek. hak mı şimdi bu? bu hakk’ı aylin aslım sadece ünlü olduğu için mi elde ediyor? nasıl bir adalet bu? bu sadece aylin aslım’a has bir özellik de değil. twitter’a gelen ve halkla anında bire bir ilişki içerisine giren bütün ünlücüklerimiz için geçerli. onlara bir şey deme hakknız yok, eleştirme hakkınız yok, onlarla dalga geçme hakkınız yok. en ufak bir olayda sistemleri dağılıyor. bekledikleri şey, ” emeğinize sağlık” ” yüreğinize sağlık’tan” başka bir şey değil. twitter’a zaten kıçı kırık bir iki mesaj vermek ve pohpohlanmak için geliyorlar. gazeteci köşe yazısı tebriği için geliyor, rakçı müziğinin şahaneliği ile ilgili bir şeyler duymak için geliyor, oyuncu ne kadar muhteşem bir oyuncu olduğunu duymak için geliyor. ne iş yaptığını bırakıp gelen ve halktan da bir şeyler kapılabileceğini düşünen ünlü sayısı bir elin parmakları kadar. egolarının içinde sıkışıp kalmışlar. onca albüm, onca konser, onca yazı, onca kitap, onca film- dizi.. hala tatmin olmuş değiller. doymak bilmiyorlar. gerçek hayatta kimsenin hayal bile edemeyeceği şeylere sahipler ama sahip oldukları koltukları doldurabilecek ne bir yürekleri var ne vicdanları. hiçbir yere sığmıyorlar. egoları onları hiçbir yere sığdırmıyor.
twitter yeni bir mecra. ve bu mecrada halk kendi adamlarını yarattı. cihat’da bunlardan birisi. onun gibi çok örnek vardır. ünlülerimizin de kabul edemedikleri yegane şeylerden biri bu. twitter’de çok sevilen insanlara karşı ” sen kimsin ki bakışı” ” sen naaptın ki bakışı”? bir şey yapmadılar. ne yaşadılarsa anlattılar. ne düşündülerse söylediler. bir zamanların sıkı klişesi vardı ya sanatçılar tarafından söylenen ” beni sizler var ettiniz.” diye. evet sanatçıyı var eden halk şimdi kendini alkışlıyor. cihat’da bunlardan birisi. halk sizi bırakalı çok oldu kendine gülmeye başladı artık. bunu göremiyorlar bir türlü. oyuncu mesela, twitter ünsüzünün oyunuyla alakalı negatif bir kritik yapmasına şaşırıyor. bozuluyor. darılıyor. müşfik kenter dışında kimse kendisini eleştiremez sanıyor. twitter ünsüzünün de bir şey okuyabildiğini, düşünebildiğini, bazı yeteneklerinin olabildiğini düşünmek istemiyor. ünsüz çünkü o. kart vizitinde ünlüdür, dokunulamaz yazmıyor. muhasebeci yazıyor, mühendis yazıyor, satış danışmanı yazıyor belki hiçbir şey yazmıyor. şarkıcı da müziği eleştirilemez diye düşünüyor. ama facebook sayfalarında kaç bin hayran topladıklarına dair kafa patlatıyorlar. yani tüketici tüketici kalsın mantığı. kitap alsın, albüm alsın, gazete alsın, tiyatroya gitsin biz para kazanalım demiyorlar da türkiye modernleşsin, atatürk’ün gösterdiği hedefte vs. gibi beylik laflar ediyorlar. ama cihat gibiler gidip hay ben senin müziğine hay ben senin gazeteciliğine dediklerinde mahkemelerle tehdit ediliyorlar, kamusal alanda her şey söylenmez gibi sav geliştiriyorlar, bu özgürlükçü aktivistlerimiz… bu kadar bitti.
edit: aylin aslım ve tayfası için ironi seviyesi olabildiğince düşük tutulmuştur.
Filed under madrabaz
cumartesi gibi kadın
balkona sigara içmek için çıktığımda görüyorum sokak lambalarımın patladığını. niye ”lambalarım” da diyorsam..! bu sahiplenme duygusu eksikliği de nerden geliyorsa. sonra neden korkuyorsam..his hissi getirir ya hani.. ben neyi sahiplenmişsem yok olmuş birden.. aptala malum olmasın ama.. çocukluk benimkisi..sonra çat diye ses geliyor çakmağımdan, yankılanıyor sonra sokak. apse olmuş hayat. balkon yıkanmayı bekliyor. bahar geldi. gündüz güneş tam tepede. umut vaat ediyor. mutfak balkonundan içeriye bir tek karanlık giriyor. bir de toz. sonra banyoya ordan da yatak odasına uzanıyor karanlık. ben sigara içiyorum ve arabasını bekliyorum. gelmeyeceğini bile bile bekliyorum. sokağa bir ışık gelir diye bekliyorum. kapı çalar da zile basarım diye bekliyorum. antrede ayakkabısını çıkarır da lambayı yakarım diye bekliyorum. o gelirse cumartesi olur diye bekliyorum. cumartesi olursa belki ben de bir şey olurum diye bekliyorum. ben bekliyorum..
Filed under madrabaz
”demir tava geldi kömür bitti akıl başa geldi ömür bitti. insanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar aslında yaşamadıkça yaşlanırlar@ YAŞIYORUZ YAŞATIYORUZ - CONTES CLUB ANKARA - E.N - en derin saygılarımla”
telefonuma akşam üzeri gelen bir mesaj. pavyonun birinden gelme. komik değil bence. aslında komik bir tarafı var ama değil. olmamalı. keşke komik olsaydı. bu mesaj büyük ihtimalle sadece bana gönderilmedi. aynı anda birçok kişiye gitti. bir an için; az sonra acaba kimler hayatını mahvetmeye kaldığı yerden devam edecek? dedim. kimlere gitti bu mesaj? ben hangi ümidi kırıklarla aynı mesaj trafiği içerisindeyim ? bir kamyon şoförüne mesela. bir tekel bayiiciye de olabilir. ya da bir sikimsonik bir şirkette sınıf atlama arzusuyla yanıp tutuşan mavi donlu beyaz yakalılardan birine. ayda 15 tane otomobil satması gereken bir satış danışmanına, elektrik tesisatçısına. mahalle müteahhitine, koyun satıp prestige marka sigara içine adama, kayınbabasını öldürmeyi planlayan bir iç güveysine. tazminatının keyfini çıkaran bir devlet memuruna..azı dişi altın kaplama olan çiftçiye, artık yaşamak isteyen herkese. eminim ki çoğuna gitmiştir bu mesaj. bir bölümü E.N’yi arayıp ” ne var ne yok” diye sormuştur hatta. E.N’de ( hadi gelin biz ona osman diyelim gerçek kesit gibi olmasın) osman’da yağlayıp ballayıp, bire bin katarak anlatmıştır geceki programı. yeni dansçı kızlar geldi abi” demiştir, ukrayna’dan, moldova’dan, ordan burdan.
bahis düşkünleri bilirler şu duyguyu;
bahis yaparsın. hatta önce paran olduğunu farkedersin. sonra kafandan - artık ne üzerine yapacaksan; at, köpek, eşek, futbol basketbol vs- neye ne kadar oynayacağını geçirirsin. ondan sonra ise gelecek olan parayı düşünürsün. bahisi yaptığın anda o para gelir hemen. senindir artık. ortalıkta para mara yoktur halbuki ve üstelik para senden gitmiştir. ama bahis yapılan an kazanmışsındır sen o parayı. hayal kurarsın. taksitleri kapatırım dersin, bir tane en iyisinden kot pantolon alırım dersin, buzdolabını doldururum dersin, karıya giderim dersin.. dersin işte herhangi bir şey. elbet şu dünyada herkesi mutlu edecek bir şeyler vardır amına koyim. düşlersin. olmayan paranın heyecanı sarar seni. nihayetinde para yokken ayrı bir sorundur varken ayrı bir sorun ama buna engel olamazsın. kokusu pistir ama görüntüsü hoştur. hayali de öyle. hayaliyle gerçeği aynı hazzı verir insana. ve oturup beklersin. hayalin gerçeğe dönüşmesini beklersin. şekli bir lağım sineğine de benzese artık elime alayım dersin. ne kadar da güzeldi o kot pantolon.!!! maçları ya da koşuları beklersin. yani sayıları beklersin. varlığıyla yokluğu endişe yaratan o sayıları. o anda, bahis başladığında anlarsın paranın aslında olmadığını. her şeyin uzakta olduğunu. hiç varolmamış bir kentte yürümek gibidir o his. fenadır ayaklarının bir yere bastığını sanmak. ümitleri bitmeye doğru yaklaştıkça sahipsizlik duygusu artar insanın ve bahisler kapanır. yanlış ata oynanmıştır. peki bir şey kaybetmiş misindir? ne kaybetmişsindir ? olmayan bir şeyi kaybetmek mümkün müdür? gitmeyen şey geri gelir mi? ve sahip olduğunu sandığımız şeylere ne kadar sahibimiz biz? insanı sahip olmadığı bir şeye sahiplenmeye iten şeyler nelerdir? bu yanma ihtiyacı ne böyle ? neden bile bile yanmak ister insan? yan yan yan yan.. nereye kadar? ne kadar?
bahisçiler iyi bilirler;
pavyoncular da öyledir. akşam olunca kaşınırlar. bir heyecan gelir üstlerine. ya zaten çok harcamam bu sefer diye avuturlar kendilerini. örneğin olga. olga hayal edilir. komik değil. olga ona insan olduğunu hatırlatıyor. uçkur düşkünlüğü demek de çok basit. olga ona hayat vaat ediyor. mantıksız evet. çocuğundan görmediği saygıyı gösteriyorlar ona o pavyonda. sandalyesini tutuyorlar. emri olup olmadığını soruyorlar. iki haftada bir arayıp halini hatrını soruyorlar. hatta kandilini, bayramını kutluyorlar. yalandan evet. parası için evet. dünyanın boktan en rezil adamı da olsa evet. herkesin biraz saygıya ihtiyacı var bu hayatta. öyle ya da böyle. herkesin biraz mesajda da dendiği üzre YAŞATILMAYA ihtiyacı var. olga tüm bunları yapıyor. YAŞATIYOR. tozunu, suyunu verdiğin sürece sorun çıkartmayan çamaşır makinesi gibi olga. ama olga bunu herkese yapıyor. karısına perde bile açtırmayan adam olga’nın bir gülüşüne her şeye razı olabiliyor.karısına acımayan adam olga’ya acıyabiliyor. hoş görebiliyor. onu bu hayattan kurtarabilir. ama aslında kendisini. yaşam koçu olga. seks tanrıçası olga. parayı verene ağzını, elini, bacağını her yerini açan olga. bonservisi bir dümbüğün elinde olan olga. kofti dublesini biraz daha yavaş içsin diye yalvarılan olga. şef garsonun çabuk iç diye göz attığı olga.sıkıştırılan olga. sıkıştıran olga. adamlarda sürekli ellerini cebine atması gerektiği hissini yaratan olga. ingilizcesi present tense’ten öteye gitmeyen olga. past tense bilmeyen olga. geçmişinden bahsedemeyen olga. future tense’de bilmeyen olga. anı yaşamak zorunda olan olga. ama yaşatan olga. uğruna bir dünya olga.
kazandım sanıyorsun. yine aynı heyecan aynı tutku. bir şeyler değişecek sanıyorsun. hep gece olsa kazanırsın belki. zaman dursa kazanırsın belki. bir şeyler değişse kazanırsın belki. ama imkanı yok. kazanamazsın. ve kaybedersin. bu para ya da olga değil. sadece ümidini. biraz daha..
Filed under madrabaz
2006’nın mayıs ayında bir doğum günü partisine davetliydim. kaçakçıdan aldığım parfümü göt deliğime kadar sıktığımı hatırlıyorum. sonra da utandığımı. saçlarımı yıkayıp kuruladım ve her zamanki gibi elimle şekil vermeye çalıştım. olmadı bir türlü. çabaladım. yine olmadı. bezdim ve oluruna bıraktım. arabaya binip doğum gününün olduğu bara gittim. herkes gelmişti. hoşlanmayacağım sayıda bir kalabalık vardı. bir tek kişiye odaklandığım için bu sefer o kadar da rahatsız olmamıştım. herkesle merhabalaştıktan sonra yerime oturdum. bir sigara yaktım. doğum günlerinin en saçma tarafıdır. doğum günü çocuğu her yerden arkadaş çağırır. birbirini tanımayan insanlarla doldurur orayı. o salak da öyle yapmıştı aynen. bir tür gösteriş mi bu? çok kişi tanıyorum hesabı mı? artık her neyse. yine öyleydi işte. ben 5 kişiyi falan tanıyordum. yanımdaki angut da 3 kişiyi tanıyordu muhtemelen. onun karşısındaki hacı ana kılıklı karı da 6 kişiyi falan tanıyordu sanırım. bu arada bu 9 kişiden ben hiçbirini tanımıyordum. o 9 kişi de beni tanımıyordu. adana kerhanesi gibiydi ortam. her taraftan bir ses. kötü bakışlara sahip önyargı dolu yürekler ve az sonra her şeyi unutup masa üstünde göbek atarak meydana gelecek olan olası tanışmalar. adana kerhanesinde de öyledir. evinize gelen sucuyu filan görürsünüz orada, ya da züppelik olsun diye oraya gelen liseden arkadaşlarınızı. orospuların kapısı ziyaret edilirken bi’ önyargı mevcuttur. yakıştırmazsınız kendinize onları sikmeyi. sucunun siktiği karıyı mı sikecem lan ben duygusu kaplar içinizi. sanki daha önce padişah karıları sikmişsinizdir. ya da siktiğiniz (duruma göre seviştiğiniz) karılar daha önce padişahlarla sikişmiştir. karılar bir yandan hünerlerini sergiler. amlarını açar. memelerini gösterir, bacak şov yapar. ağızlarına yakışan argoyla ” gel koçum sik beni” filan der size. utanırsınız biraz. çekinirsiniz haliyle .30 yıllık karısından ”sik beni” lafını duymamış olan adamlar var bu hayatta çünkü. gururunuz okşanır sonra. halbuki sucunun karısını mı sikecektiniz değil mi az önce? hayır. şimdi sikebilirsiniz. ironi de bu ya. bir erkeğin en çok ağzına aldığı küfür olan ” orospu” ( orospu çocuğu, orospu analı, orospunu doğurduğu, orospunun çıktısı vs) tarafından onore ediliyorsunuz şu an. üstelik hoşunuza da gidiyor. üstelik içeride size yapacağı muameleyi ( bkz: erkeğine oral seks yapan kadın sayısı; bkz; erkeğine sadece bacağını açan kadın sayısı; bkz; erkeğini öpmeden onu içine alan kadın sayısı)
evet size içeride yapacağı muameleyi düşündükçe daha hoşlanıyorsunuz hatta evdekine su veresiniz bile gelmiyor. ( kıbrıs’ta bir rusla sevişen keresteci bi’ abimizin lafıdır; nasıl bir muamele gördüğünü ayrıntısıyla anlatırken o tarihi cümle çıkmıştır ağzından; ” lan onur oğlum evdekine su veresim gelmedi amına koyim” ) orospu size paranız için bile olsa adam muamelesi yapabiliyor. ama erkek için orospu orospudur nihayetinde. zaten bu tür muameleleri de orospular yapar sadece. evdeki kadın da sevişir. ama başka türlü sevişir. adam görmemiştir. kadına gösteren olmamıştır. ve otomatikman sistem kendi şeklini belirlemiştir. evdeki kadın daha bi usturuplu sevişir. zaten bacakları da güzel değildir. zaten dokunmayı da bilmez. zaten memeleri de kötüdür. zaten seksi giyinemez. zaten oynaşmayı bilmez. zaten tahrik edemez. zaten çoluk çocuk derken seks arka plana atılmıştır. ruhu eksiktir. ruhu eksiltilmiştir. ya annesi ya da kocası tarafından.. vs vs. delikli tren. ne ray biter ne rota değişir…
ve siz o kapılarda dolanırken orospular ne şekil olduğunuzu anında kavrar. deneyimli misiniz? yoksa toy mu? salak mısınız yoksa cevval mı? adam mısınız yoksa dümbük mü? mutlu musunuz yoksa mutsuz mu? sorun onlara. onların hepsi bilirler ne bok olduğunuzu. ona göre de ağızlarına laf alırlar. çağırmaya başlarlar sizi. aslanım, koçum, kaplanımi yiğidim; ” kaşar peyniri göt var bak bende gel hadi lan.” derler mesela. ya da ” gelin oğlum sikersiniz korkmayın ” derler . utanırsınız. anneciğiniz tarafından yetiştirilmiş bir erkekseniz utanırsınız tabii. ama kızarsınız da biraz. ” ne sikemicem ya bal gibi de sikerim seni amk” dersiniz. yanınızda bir arkadaşınız da varsa bu duygu daha da kabarır üstelik. ya gider erkekliğinizi aşağıladığınız bir insan üzerinde kanıtlayıp mutlu olursunuz ya da yine aşağıladığınız birini, sikinizi içine sokmaya layık bulmadığınız birini sikmeyerek mutlu olursunuz. ama sorarlar adam o zaman orada ne işin vardı diye? hani bende bir sigara yaktım ya şimdi bu doğum gününde?
bir erkeğe kadınına nasıl davranması gerektiğini annesi belirler. annesinin davranışları, çocuğunun kadın denen şeye karşı yaklaşımını şekillendirir. tanıdığı ilk kadın annesi çünkü. misal anne, çocuğunu korumak için şiddeti zaman zaman olumlu karşılıyorsa çocuğunun da karısını dövmesi kadar normal bir şey yoktur. güçlü bir anne imajı varsa güçlü kadına saygı duymayı öğrenir erkek. öğreniyor. annesi onu adam yerine koyup onu dinliyorsa o da kadınını dinlemeyi öğreniyor mesela. bacağını açan kadına yüreğini verebiliyor. ama annelerinin erkeği olmak zor. tersi de mevcut. bkz; babalarının kızları. bana göre iki güçlü insan tipidir bunlar tam olarak gerçekleştirildiği müddetçe. kızları babaları, erkekleri annelerin eğitmesi empati kurabilme yeteneğinin gelişmesi açısından çok önemli. yoksa baba yetiştirdiği çocuk; 5 yaşındaki galatasaray’ı öğreniyor. sonra 13’üne geldiğinde adam ol sikini keserim lafını işitiyor. erkek sert varlık. kadının eğitmesinde yarar var. kadın yumuşak varlık. çözülmemesi için babanın eğitmesinden yarar var. sikini keserim diyemez üstelik. ister istemez yumuşak davranıyor. babanın annesinden görmediği şevkati kızında bulabilmesi mümkün çünkü. onu vahşi erkek tabiatından koruyabilecek olan babası. daha önemli olduğu için bunun üstünde duruyorum. annenden regl sancısı ya da babandan kondom kullanman gerektiğini öğrenmeyi hayati bulmuyorum zira.
ne işim var peki bu doğum gününde? kerhanede müthiş bir kadın bulmuş gibiyim de ondan. bakıyorum. bakıyorum. bir daha bakıyorum. ne güzel yaratıklar şu kadınlar lan diyorum. ne kadar güzeller. az önce bok içinde sıçıyordum ben mesela. sifonu filan çekiyordum. sonra da götümü siliyordum. götümle meşguldüm yani. götüm bi sıçsın götüm hele bi rahatlasın. götümün silinmesi gerek. götüm götüm götüm…. şimdi ise güzel bir kadına bakarak bir sigara içiyorum. ardından içkim geliyor. onunla muhabbet ediyorum. sıkıldın mı diyor bana? sen pek sevmezsin kalabalıkları? burda bizden başka kimse yok biliyorsun” diyorum. gülüyor. laf ebesi sende” diyor. sonra bir çocuk daha geliyor. ortamın zengin piçi, ortamın en yakışıklısı. ortamın en popüleri. 1 saat uğramıyor yanıma.
annesi tarafından yetiştirilmiş belli diyorum. sonra gidiyorum falan..
Filed under madrabaz
mahallenin sütçüsü tarafından uyandırıldığımda aklımda yazıya dair ne varsa unutmuştum. vay be sokaklarda hala süt satılıyor” diye aklımdan geçirdim. gülmek istedim ama gülemedim. banyoya gidip dirseklerimi lavabonun üstüne koydum ve musluğu açtım. yüzümü yıkamakla yatağa geri dönmek arasında gidip geldim. akıyordu su. hemingway 12 sene beklemişti ilk kitabını yayımlatmak için. 12 sene dedim ve aynı anda hem son 12 senemi hem de önümdeki 12 seneyi düşündüm. bir şey bulamadım ve ağır ağır mutfağa doğru yürüdüm. geçmiş yoktu. gelecek de ne zaman gelse ben farkedemiyordum. bir an için aşağıya inip süt alayım dedim tıpkı annem gibi. ne kadar alacağıma karar veremediğim için vazgeçtim. 1 kilo fazla olabilirdi, peki yarım kilo? yarım kilo sütü tayayyül edemedim. 4 bardaktır herhalde dedim. 4 su bardağı yarım kilo süt eder mi ki? 3 mü yoksa? 3 sanki çok arada bir rakam, hayır etmez. 2 ya da 4 olabilir. 2 çok az gibi. yarım kilo süt iki bardaksa eğer sikeyim ben böyle hayatı yani. 4’tür herhalde. kaynatırsan peki? kaynatırsan 3,5 bardağa mı düşer? 0,5 kayıp demek bu. 0,5 bardak sütüm nereye gitti peki amına koyim? bildiğim kadarıyla en fazla buharlaşan şey su. ki büyük ihtimalle bilmiyorumdur ben ama 4 bardak sütün 0,5’i buhar oluyorsa da sikeyim ben böyle hayatı. sayılar kafamda hiçbir şekilde yer etmedi ve bu arada bardak, süt denklemi içinde tost yapmaya karar verdim. şu klasik tost ekmeklerinden değildi ama. çavdarlı mı her ne sikimse ondan işte. boyutu da bir değişik. nasıl anlatsam bilemiyorum. yamuk desen değil, kare desen değil, dikdörtgen hiç değil, üçgen de değil. üçgen kare arası desem o da değil, ne bir şeyle bir şeyin arasında, ne de tam olarak kendine özgü bir şekli var ekmeğin. normal tost ekmeğinden enlice, ama boyu? eşit gibi. bilemedim. üstünde neden yazmaz ki bir ekmeğin şekli. bir tüketici olarak ne yediğimi bilmeye hakkım yok mu? ya da kimseye zararı olmayan gerizekalık bir suç mu? ortada bir günah ya da ayıp varsa ekmeğe karşı var, o da ekmekle benim aramda zaten. onun şeklini bilemiyor olabilirim evet, ama yapan kişinin hayal dünyasına girmem de mümkün gözükmüyor değil mi? mesela adam tuttu ”dikkare” gibi sikimsonik bir şekil ismi verdi ekmeğe. yani? yanisi şu? tostlar yandı. yenisini koymam lazım. her şekil bir sayı, her sayı da bir şekil sonuçta ve ben ikisinden de çakmıyorum. sayılar, şekiller ve suretlerin altında taze sıkılmış portakal gibi oluyorum. bakmayın siz ”taze sıkılmış portakal” dendiğine. taze dendiği için güzel bir şey olduğu sanılıyor ama hiç portakalı sıkıp suyunu aldıktan sonra içine baktınız mı? bakmışsınızdır canım. taze portakalın cesede dönüştüğü andır işte o. portakalı siken de tazelik oldu nihayetinde. suyu çekilmiş, tortusu birbirine yapışmış. bu işler böyle. nesnelerin bazen insanlardan daha ilham verici bir tarafı olduğu kesin. bu sabah suyu çekilmiş portakal gibi başladım güne bende. aklımda yazıya dair ne varsa unuttum. çünkü not almadım. not tutmayı beceremiyorum bir türlü. yapamıyorum o işi. iradem zayıf, fazla insanım, kolay olana yenik düşünüyorum, tembelim unutuyorum unutuyorum ve unutuyorum ama iyileşemiyorum. çünkü unuttuğumu unutuyorum. haliyle beş benzemeze dönüyor elim. gündüz rüyası dedikleri bu olsa gerek. gözüm açık, ayaklarım havada, atlar kafamın üzerinden atlıyor. güzel insanlar arkamdan bağırıyor, sigaramı güzel bir kadın yakıyor fakat nihayetinde yine portakal kabuğu oluyorum. çöpteyim. sonra sokaktayım. ve bütün şehirdeyim. entellere şarkı söylüyorum. diplomamı onlardan alıyorum. karısına laf geçiremeyen ( maçoluk baki) çocuğunun adam yerine koymadığı adamlarla, kendisini sikmeye gönüllü biri bulana kadar sizin kafanızı siken kadınlar neyi nasıl yapmam gerektiğini söylüyor bana. çok biliyorlar ya amına koyim. başarısızım demekten korkan binlerce surat. saçlarının yağları beyinlerine nüfuz etmiş onlarca insan. kimi mühendis, kimi ekonomist, kimi avukat , kimi doktor, kimi vs.. annenizin seveceği ne kadar meslek varsa ondan işte. yükselme endişesi olan acayip tipler. bazılarını anası süt satarak okutmuş mesela. yakından tanıyorum. ona buna varoş diyen bok çuvalının önde gideni. kendilerini onaylayacak, kendilerini sevecek kişler yaratmak için götlerini ağızlarına alan tipler. aynı yere girip çıkıyoruz. aynı tuvalete işiyoruz. aynı masalarda yemek yiyoruz. aynı peçeteye attırıyoruz, ortak tanıdıklarımız var. görüşüyoruz, görüşmek zorundayız. muhtacız zaman zaman birbirimize. evet demeniz lazım. olur demeniz lazım. buyrun demeniz lazım. kafasında beyzbol sopası kırmayı planlarken onlara karşı nötrmüş gibi davranmanız gerekiyor. karıncalar gibi her yerden çıkıyorlar karşısına. bu işler böyle, sütçü beni sikti, pardon! sütçüyü babası sikti, pardon dünya toz bulutunu sikti, toz bulutu dinazorları sikti, dinazorlar birbirlerini sikti, balıklar denizleri sikti, denizler gemileri sikti, şimdi sütçüyü babası sikti, sütçü ben sikti, ben sütü siktim, sonra tazelik portakalı sikti, ben çöp oldum. çöp çöpçüyü sikti. çöpü siken ateş oldu. ateşi yağmur sikti. ormanı insanlar sikti. toprak ise hepimizin amına koydu.
Filed under madrabaz
ona yalan söylemişti her zamanki gibi. merdivenlerden ayak seslerini duydum. bana doğru geliyordu. yaklaşan tehlikeyi hissediyordum. gardımı almıştım. sağ yumruğuyla geleceğini varsayarak eğilerek sola adım atmalıyım dedim. anahtarlığımı yumruğumun içine aldım ve gelmesini bekledim. en ufak bir hareketinde gözünün ortasına sokacaktım anahtarlı yumruğumu. kör edebilirdim onu. bir daha bakmasını istemediğim kişilere bakamaz işte dedim.. bu düşünceyi sevdim.. ya da suratında derin yaralar açacaktı anahtarlarım. eve değil onun derisine sokacaktı beni yıllarca. benden, en büyük düşmanından bir izi taşıyacaktı o boktan suratında. dünyayı kıyamete sürükleyecek bir kötülüğe sahipti. bir yandan dokunmak bile istemiyordum. görmek hiç istemiyordum ama görünce de kaplan gibi üzerine atlamak, kanını çıkarıp tekrar götüne sokmak istiyordum. nefretin böylesi çok tehlikeliydi. benim için bile. ya savaş çıkacaktı ya da hiçbir şey olmayacaktı. ben savaştan yanaydım. savaşın içinden geliyordum. savaştan başka bir şey bilmiyordum. bana yumruk atarsa sopayla gelirdim. sopayla gelse bıçakla gelirdim. bıçak çekse üzerine atom bombası yağdırırdım. nefret ediyordum orospu çocuğundan. ona zarar verme duygusu bile iyi geliyordu ruhuma. şiddet istiyordum. sadece şiddet. konuşmak anlamsızdı. tartışmak anlamsızdı. bakışmak anlamsızdı. aramızdaki meseleyi en iyi halledecek şey şiddetti ve geliyordu şimdi.merdivenlerden benim bulunduğum koridora çıkmıştı. yanında bir kadınla konuşuyordu gülüşerek. kafasını kaldırdı ve ağır ağır yürüyen beni gördü. kadın ona bir şey söyledi. o kadına bir şey söyledi ve gülüşmeye devam ettiler. iyice yaklaşıyorduk birbirimize. biraz daha sağa kayarak yürümeye devam etti. hemen bende sola kaydım ve ona yaklaştım. anahtarlığı dik bir şekilde yerleştirdim ve beklemeye başladım. yanıma gelmişti. elimi montun cebinden çıkarmaya başladım. derken kafasını çevirdi ve gitti. bakamamıştı suratıma. kötüler ve korkaklar arkadan bakar demişti bir dostum zamanında. koridorun sonuna geldiğimde bakıyor mu diye kontrol ettim. bi’ an için dönüp bakmıştı bile 3 saniye kadar. acıdım kendime. gülerek merdivenlerden aşağıya indim. senden korkan biri düşmanın olamaz dedim. unut bunu. eve gittim. kapıyı anahtarla açtım. tehlike evdeydi.
Filed under madrabaz
” neden sana zarar vereyim? neden seni rahatsız edeyim? seni sevmiyorum bile!!” -arturo bandini-
karşılıksız aşkı özetler. ama ne özetler!!
haftasonu gelip çatmıştı. evdeydim. ben hep evdeydim. ayakkabılarımı giydim ve evden çıktım. iddaa bayiine gittim ve on lira atıp altı maç yazdım. markete uğrayıp bira, kuruyemiş ve sigara aldıktan sonra eve döndüm. televizyonu açıp maçların başlamasını bekledim. sonra da maçların bitmesini bekledim. ben hep bekledim. hiçbir şey kazanamadan geceyi buldum. kendimi beceriksizlikle suçladım ve ingiliz vatandaşı bir hakeme vermediği penaltı için dakikalarca sövdüm. üstelik anasına sövdüm. ama beni tanısaydı ve başarıya aç halimi görseydi o penaltıyı verirdi deyip ingilizin meseleyi kişiselleştirmediğine kanaat getirdim. çocuklarının gözünde kahraman bir baba, büyük ihtimalle başka bir mesleği de var; örneğin bir mimar, ya da bir avukat. tüm işlerinde başarılı bir adam diye düşündüm. daha fazla düşünürsem onunla kendimi mukayese etmekten korktum ve biten biraları yenilemek için tekrar dışarı çıktım. yanımdan geçen arabaların rüzgarlarını tenimde hissede hissede yürüdüm. yürüdükçe asfalta baktım. asfaltın bana bir şeyler anlatmasını bekledim. gecenin bana bir şeyler söylemesini bekledim. ama nafileydi. kimsenin bir şey söylediği yoktu bana. tekelciyle iki muhabbet ederiz diye içimden geçirdim. 16-17 yaşlarındayken arkadaşlarla gittiğimiz bir tekelcimiz vardı. standlarının arkasında sote bir yerde içerdik onunla. onu düşündüm bi’ an. ”lan oğlum sizin kız arkadaşlarınız yok mu amına koyim derdi? bizim nesil böyleydi, karıya kıza yaklaşamazdı, soda şişesi kadar girecek bir yer olsun yeter ki, hayvan sürüsü gibi toplaşıp içerdik orada erkek erkeğe” derdi. gülüşürdük. kimimizin kızlarla alakası olmadığından kimimiz de gerçekten hoşlandığımızdan giderdik oraya. dayım demişti bana da kendinden büyüklerle gez toz, meclislerine gir diye. ondandır zaar bende meraklıydım boy boy büyük adamlarla içip sıçmaya, onları dinlemeye. kendimizi adam gibi hissediyorduk öyle heriflerin yanında. altılıda nasıl kaybettiklerini, sevgililerinin abilerinden nasıl dayak yediklerini ağızlarından bal damlaya damlaya anlatabilen, eşsiz hikaye anlatıcılarıydı onlar. kötü yaşayıp iyi anlatanlardı onlar. onların da belki tek dinleyicileri bizim gibi tıfıllardı artık. hayat fena yamultmuşlardı suratlarını ve böylelerinin ilk olarak da daima elleri yaşlanıyordu. gariptir. tüm hüzünleri ellerine, parmaklarına gizlenmişti sanki.onların kimseye anlatacak bir şeyleri kalmamıştı belki de bizden başka. öyle de demişti bir gün salih abi hakikaten. konuyu da devamlı ”okuyun ha aman bizim gibi olmayın’a” bağlardı zaten eninde sonunda. okumadığı için adam olamadığını düşünüyordu o. başarı okumaktan geçiyordu onun için. yan komşusu mümtaz abi ise ”okumakla adam olunmaz ” tezini öne sürüyordu. ve örnekler veriyordu. çoğunlukla da mevlana’dan falan. iyi insan olun diyordu. salih ise; mevlana’nın amına kodurtma şimdi iyi oldum da noldu diyordu. biz de izliyorduk işte. herkes haklıymış gibi geliyordu bana. o da haklı o da haklı. çocukluğun bitimi haklıyla haksızı ayırmaktan geçiyordu sanırım. görünür de salih’de mümtaz’da haklıydı bize göre. çünkü biz bilmeyen, yaşamayan taraftaydık. onlar ise deneyim orospularıydı. biz süttük. kalbimiz sütün içindeydi. mutlu olmanın başarıdan, haklı olmanın tek bir doğrudan geçtiğine inanıyorduk. ve mütemadiyen top oynuyorduk. koşuyorduk. rakibimizden bir fazla gol atarsak kendimizi önemli sayıyorduk. mütemadiyen ders çalışıyorduk. arkadaşlarımızdan yüksek not alırsak kendimizi bir şey sanıyorduk. sonra da o arkadaşlarla hayatı paylaşıyorduk. anneleri annelerimizle görüşüyordu. babaları babalarımızla tavla oynuyordu. ama onların çocuklarından ya da arkadaşlarımızdan daha iyi olmamız bekleniyordu. onları hem yenmeliydik hem de onlarla arkadaşlık etmeliydik. çocuklardan profesyonel bir orospu olmaları bekleniyordu. olan biten bundan ibaretti. ahmet matematikten 80 almaya başladıktan sonra soğudum ben hayattan işte. herifi seviyordum. ama hep benden yüksek not alıyordu orospu çocuğu. kendimi gerizakalı hissetmeme yol açıyordu. komplekse girdiğini bilmek komplekse girmekten daha kötü bir duyguydu. yine bir yazılı sınavı sonrası çıkardım hayatımdan ahmet’i. babam da babasını çıkardı. annem de annesini. ailecek nadir tutarlı anlarımızdan biriydi. ve bende kendim gibileri seçtim. herkesin seçtiği gibi. tuvalette sigara içebileni, kız arkadaşı için kavga edebileni, herhangi bir şeyi denemekten çekinmeyeni, karnesini düzeltme ihtiyacı hissedeni, matematikten 45’ten fazla alamayanı. farkettim ki kaplanları kaplanlar anlıyor sadece bu hayatta. evet öyle
tekel bayiiye girerken bunlar geçti aklımdan. salih’i göreceğim sandım bi’ an. naber lan yarak kafalı diyen haylaz, fena göbekli fena bıyıklı bir adam çıkacak karşıma. salih değildi karşımdaki. ak saçlı bir adamdı buranın sahibi. arkadaşları vardı bi de. bazı geceler oğlu da duruyordu orada. onun da arkadaşları oluyordu.stand arkasında onlar da içiyorlardı. müşteri gelince düzeltiyorları kendilerini. seslerini azaltıyorlardı hemen. mekan sahibi arkadaşlarına ayıp olmasın diye. biz de öyle yapardık. bi adamın mekanı karısı gibidir bilenler bilir. orada olabilecek bir saygısızlık karısına yapılmış bir terbiyesizlik gibidir. bu dünyanın kuralları böyledir. salih yoktu orada. biz de yoktuk haliyle. başka bir memlekette başka adamlardı bunlar. ama dünyanın bütün tekel bayiicileri aynıydı. kaplanları kaplanlar anlıyordu işte.
dolaptan biraları aldıktan sonra tekrar yürümeye başladım. bir tanesini hemen açıp kafama diktim. gecenin yine bana bir şeyler söylemesini umarak eve doğru gidiyordum. ingiliz hakemi düşündüm. orospu analı verseydi penaltıyı 400 kağıt alacaktım, ne güzel olurdu diye içimden geçirdim. pozisyonu hatırladım.” ama haksızlık bu amına koyim ”! dedim. penaltıydı işte. tekelci abiye sorsak muhtemelen o da penaltı derdi bak”!! sonra parayı aldığımda n’olacaktı ki? diye diye eve geldim. bilgisayarı açtım. bir öykü yazdım. bi tane daha yazdım. ikisini sildim. üç tane daha yazdım. ikisini sildim. birini bıraktım. yarınki altılı programına baktım. 2 tane tek çıkardım. öyküyü tekrar tekrar okudum ve oturup bir şeyler olmasını bekledim. yazar olduğumu hayal ettim. yazar olduktan sonra ne olacak diye diye camdan dışarı baktım. mutfağa gittim, balkona çıktım, pencereden dışarı baktım, koltuk değiştirdim. bir şeylerin bitmesini bir şeylerin başlamasını arzuladım. gelecek gelmez dedim. bitmeden bitmez dedim. biraya güldüm, acıya güldüm, halıya güldüm. her hareketim, her adımım biraz daha yalnızlaştırıyordu sanki beni. aynı zamanda yalnızlaştıkça çoğalıyordum. yakılmayı bekleyen bir mum gibiydim. bekliyordum sadece. roma’yı düşleyen fante gibi bekliyordum sadece..
Filed under madrabaz
evden ilk ayrılışımdı. bizimkiler gittikten sonra bütün gece mutfak masasında oturduğumu hatırlıyorum. ikide bir balkona çıkıp gökyüzünü kontrol ediyordum. tuhaf ama yerindeydi. ben değişir diye düşünmüştüm. bu şehir ankara’mı gerçekten diye kaç defa mırıldandım kim bilir.. güçlü görünmeye çalışıyor fakat güçlü olmadığımı hissediyordum. lise hayatım boyunca evden kaçmayı hayal etmiştim oysa. şimdi ise bizimkiler gittikten sonra bir hüzün dolanmıştı içime. inanamıyordum belki de böyle bir hayata. başka bir şehirde başka bir evde başka arkadaşlarla ve başka yollarla. düşlerimin o kadar da düşlük bir tarafı olmadığını farkettiğimde ise inceden sarsıldım hatta. müziğe koştum sonra. bir şarkı açtım kendime. şarkılar bile farklı geliyordu kulağıma. isyanlardaydım ama neye isyan ettiğimi bilmiyordum. bağırıyordum ama karşımda kimse yoktu. alışmasan da alışacağını bilmek hem iyi hem de berbat bir şeydi. hem rahatlatıyordu hem de teslimiyet aşılıyordu insana. biliyordum ama korkuyordum da. bir duygunun hem iyi hem kötü olması kadar endişe verici bir şey yoktur ve ben genellikle aynı anda iyiyi de kötüyü de yaşarım. yalnız kaldığım yıllar boyunca öğrendiğim en temel şeylerden biriydi bu; yani tezat duygular içindeyken gerçekten ne hissettiğini, iyinin ya da kötünün ne tarafında olduğunu bulmaya çalışmak ve genellikle farenin kapana kısılması gibi bir acıyla kendini yerlerde bir yerde yatar vaziyette bulmak. o yüzden yalnız insanın tam olarak ne istediğini bilememesi ya da kendinden gayet emin olması ve bir güçlü bir güçsüz zihin sancıları; ki ben fiziksel yalnızlığa inanmam. bir odada tek başınıza kalmanız yalnız kaldığınızı göstermez. elinize bir kitap alıp, oradan bir şarkı açıp, bir filme kendinizi hapsedip, hala kaldıysa üstüne işenmemiş hatıralarınızı düşünüp, dünyanın en güzel kadınını düşleyip otuzbir çekerek de bir yerlere birilerine ulaşabilirsiniz. ulaşıyorsunuzdur da. yalnız kalmanın verdiği korku insana her şeyi olmadığı gibi gösterebilir düzeyde .sizi önemseyen değil sizin sizi önemsemenizi istediğiniz kişinin sizi önemsemesi durumunda yalnız değilsinizdir asla. ama bunun tersi durumunda ve uzayan kalabalıklar arasında sesinizi duyuramamışsanız, toplum gibi, onu oluşturan; tavuklar, kediler, sincaplar, ve insanlarla yan yana geldiğinizde amorftan başka bir şey oluşturamıyorsanız yalnız kalmışsınız demektir. bu çok boktan bir yalnızlık tanımı olabilir ama hiçbir zaman sevemedim yazıda süsü.özür dilerim. nasıl konuşuyorsam öyle yazmayı yeğledim hep. ama yalnız kalmaktan daha kötü bir şey var bence kaçırdığımız. hissiz kalmak. insan yalnızlığını bile kucağına alıp sevebilir nihayetinde. öyle de yapar. kimse kalmadığında sikmez insan kendisini. etrafta birileri olduğunda siker. onlar gittiğinde kendi değerini anlar aslında ve gerçek anlamda beslenmeye başlar.ama hissiz kalmanın pek bir kucağa alınası tarafı olduğunu söylemek zor. iyi his veya kötü histen bashetmiyorum. insanı insan yapan tüm hislerden yoksun kalmaktır söylediğim. kötü şeyler hissetmesi değildir insanı kötü yapan bir şey hissetmemesidir genellikle. bir çekmece içi misali karanlık çöker içine o zaman. karanlıkta ne yapacağımızı bilen baykuşlar da olmadığımıza göre, şeftaliye kavuna,karpuza saldırırız o zaman. içine girebileceğimiz herhangi bir şeye yani. bunun insan olabileceği de söylenir.
o mutfak masasında 1 hafta geçirdim. tuttuğum bir günlük vardı liseden kalma. tam da günlük denemez. minimal öyküler, boktan şiirler filan yazmaya çalışıyordum. öyküler fena sayılmazdı o yaşa göre ama hakikaten de şiirler boktandı. hiçbir yaşta kabul edilebilecek şeyler değildi. bir tek edebiyat hocama okutuyordum onları. kadıncağız seviyordu çoğunu ve ilgi gösteriyordu bana. biraz da gaza getirmeye çalışıyordu hatta. çekmecelerin birinden o defteri çıkarttım ve bir hafta yazı yazdım kurşun kalemle. duvarlara, musluğa, parkeye, balkon kapısına bakıp bakıp yazı yazıyordum. hissizliğimi ölçmeye çalışıyordum sanırım. bir kapıya bakıp ne yazabilirdi ki insan? aslında ertesi gün derste kolçaklı sırada kalem çevirirken bunun cevabını vermişti yeni arkadaşlarımdan bir tanesi. kalemi çevirirken yere düşürmüştüm. ben mırıldanarak büyük bir üşengeçlikle ananı sikeyim” diyerek almıştım onu yerden. çocuk sigara molasında yanıma usulca sokulup ” abi bir şey soracam da, nesnenin anasından ne istiyorsun?” demişti. işe yarayan her şeyin anası olmasa da bir sesi vardı, vurmak ,düşürmek kafiydi içindeki sesi çıkartabilmek için. nefes alması ya da kalbinin atması mı gerekiyordu yaşaması için? yaşıyordu işte orospu çocuğu. kapıya bakıp; sabah otobüslerindeki nefreti yazmıştım o gecelerin bir tanesinde. bir kapı ne kadar çok kişi tarafından açılıp kapatılırsa o kadar çok olaya mahal verir diye düşünmüştüm, benim salak balkon kapımdan otobüsün açılıp kapanan kapısına vararak. ne kadar çok kişi girip çıkıyordu günde acaba o kapıdan? kaç kişi farkındaydı acaba o kapı açılmasa hiçbir yere ulaşamayacaklarından. benim kapımın beni gökyüzüne, yıldızlara ve de ankara’ya ulaştırabilmesi gibi. yalnızdık ve deliriyorduk işte. son en fazla ne olabilir ki hem?
Filed under madrabaz
acımalı
herkesin pes etmeye yaklaştığı anlar vardır. elini açarsın, bakarsın bir süre. sıkarsın, bir yumruk haline getirirsin ve onu duvarların içinden geçirmeye çalışırsın. gönüllü bir sertlik. çaresizliğin bizzat kendisinden beslenen bir güç ve zorunlu bir sabır. doğaya, ailene, arkadaşına ya da kadınına. hiçbir şey olmadığı için olan her şey gibi. gibisine benzeyen herhangi bir şey gibi. gibisinin gibisinin gibisi… bunun daha çok hayvanlara yakıştığını düşündüğümde ise sarhoştum. bir zamanlar ben hep sarhoştum ve ayıldığımda hayvanlar benzemiyordu birbirine. ellerim dışında bir bütünlüğüm yoktu. zafer de mağlubiyette ellerim de gizliydi. ellerim dokunuyordu, hatta ellerim görüyordu bazen ellerimin kokladığı bile oluyordu. ve hayvanlar gerçekten birbirine benzemiyordu, en azından insanlar kadar. gözümü kapatıp ellerimi her açışımda beton adamlar ve beton kadınlar kaybolmuyordu bir türlü. yalan sevmiyorlardı, birilerine güvenmek istiyorlardı, gözlerinin içlerine bakabilecekleri insanı aramakla meşgullerdi. geldiğinde ise ıskalamakta üstlerine yoktu. insan insanı kaybeder. insan bulabilecek en son canlı belki de insan. betondan bir hayvan çünkü. saçlarımızdan ayak tırnaklarımıza kadar kötülüğe bilenirken bile. ama yalnız kalmamak için yalnız bırakacak kadar da zalimlerdir onlar.acısı hep bir başkasından çıkar. doğayla savaşmak insanla savaşmaktan kolay aslında. sol elimle tuttuğum bıçağın getirdiği medeniyeti sikeyim. onların istedikleriyle uyuşmadığınızda ise o berbat kötü adam siz oluverirsiniz çünkü. saçınıza kan bulaşır. dişleriniz çürümeye başlar ve görünümünüz birdenbire değişir. sizi bilemem ama ben bıçaklarımı bıraktım. ve the smiths dinliyorum uzunca bi süredir. kötü olmam imkansız değil mi?
Filed under madrabaz
karanlıktı işte. renk farketmeden karanlık. karanlık karanlıktır sonuçta. hatıralar sakız gibi parçalanırken yüreğimde… aradılar ardı ardına. bazıları cesaret edemeyip mesaj da attı. bozulmadım tabii. acı acıyı kapatıyordu. üzgünüz dedi kimisi. kimisi allah rahmet eylesin dedi. mekanı cennet olsun diyen de oldu. beraber büyüdünüz siz kardeştiniz. kardeşten öteydiniz diyen de oldu. yengelerimden biriydi üstelik. haklıydı da. hatta allah onu hepimizden fazla seviyormuş, bak yanına aldı” diyen bile oldu. günler geçti. yüreğim sertleştiğinde beraber büyüdüğümüz mahalleye gittim sonra. arabanın içinden kalecilik yaptığı sokaklara baktım. hiçbir zaman bizim olmayan o evi gördüm. hiçbir şey bu kadar mı değişmezdi… her şey yerli yerindeydi sanki. biz hala çocuktuk. gökyüzünde o anların tarihi asılıydı sanki. servis bekliyorduk ve okula gidecektik. komşularımızı düşündüm. onların çocuklarını. adil’i , samet’i, faruk’u. onu o sokaklarda koşarken hayal ettim. annemin cebinden para çalıp dayak yediği günü hatırladım. berbat bir yerdi dünya ve kötü bir duyguydu yenide eskiyi hissetmek. ama daha kötüsü tanrının onu benden daha çok sevebileceği fikriydi . nasıl bir bencillikti bu! nasıl daha çok sevdiği için onu yanına alabilirdi? onunla ne yaşamışlığı vardı ki? onu benden daha çok seven bir tanrıyı kabul edemezdim asla. hakkı yoktu buna. hakkı yoktu…
Filed under madrabaz